Tanzanya’da Safari II


İkinci gün,  sabah erken jeeple dolaşarak hayvanları avlarken görmeyi umuyoruz. İlk rastladığımız yine bir aslan ailesi oluyor. Yeni avladıkları ve parçaladıkları bir buffalo ile  sabah kahvaltılarını yapıyorlar.
Uzun bir günün akşamı geceği geçireceğimiz kampa geliyoruz. Etrafı tamamen açık bir alanda resepsiyon vazifesi gören restoranın önünde görevliler bizi coşkuyla karşılıyor, şakalar yapıyorlar. Kampa ilk varanlar biz olduğumuzdan, ellerimize “hoşgeldiniz” içeceklerini tutuşturuyorlar ve biz iki kadına vahşi hayvan hikayeleri anlatmaya başlıyorlar. Birisi, birazdan sırtlanların gelebileceğini, hatta restoranda masaların arasında bile dolaştıklarını, geceleri aslanların etrafta dolaştığını anlattığında, bizimle dalga geçtiklerine iyice kanaat getiriyoruz. Çok geçmeden ne kadar yanıldığımızı anlıyoruz. Servis personeli bizi yalnız bıraktıktan bir kaç saniye sonra, Yasemin’in oturduğu sandalyenin otuz santim ilerisinde bir sırtlan görünüyor. Personeli çağırırken, kızıma yavaşça diğer iskemleye geçmesini söylesemde, o av olmamak için yerinden kıpırdamıyor. Personel gelip sırtlanı uzaklaştırıyor. Akşam hava karardıkdan sonra altı tane sırtlan daha  gelip etrafta tur atmaya ve mutfağın kapısında beklemeye başlıyor.
 Restoranın sağında ve solunda beşer tane büyük çadır  bulunuyor. İçinde her türlü konforu olan lüks çadırımıza, akşam yemeğinden sonra  yine bir görevli tarafından götürülüyoruz. Çadırdan içeri girmeden önce kısa bir an gökyüzüne bakıyorum. Samanyolu olduğunu zannettiğim,  bir ışık kuşağında parlayan bir küme yıldız ınanılmaz güzel görünüyor. Gökyüzünü ilk defa böyle görüyorum. Görevli sabırsızlandığı için hemen içeri giriyor ve çadırın fermuarlarını iyice çekiyoruz. Gözüm komodinin üzerindeki düdüğe ilişiyor. Bize, çadıra bir hayvan girerse o düdüğü çalmamızı söylediler. Ama sadece içeri girerse, çadırın dışında olursa çalmayın diye de tembih ettiler.
Tam uykuya dalmışken, çadır birden çıkan rüzgarın uğultusuyla çatırdamaya başlıyor ve tekrar uyumamı zorlaştırıyor. Birden dışarıdan bir hayvan sesi ve arkasından da onun derin solumasını duyuyorum. Akşam yemeğinde, servis personelinin taklidini yaptığı  aslan seslerine çok benziyor. Çadırın etrafında bir hayvan dolaşıyor ve  bizi ondan sadece ince bir  plastik çadır ayırıyor. Yasemin de o sesleri duyarak uyanıyor. Rüzgarın bitmek bilmeyen uğultusu ve hayvanların yakınımızda olduğunu bilmek, bizi heyecandan bütün gece  uykusuz bırakıyor.









Üçüncü gün Arusha’ya dönmeden önce yine son bir tura çıkıyoruz. Çevrede kümeler halinde bulunan akasya ağaçları, yavaş yavaş yükselen güneşin ışıkları altında, usta bir sanatkarın elinden çıkmış zarif kağıt oymaları andırıyor.  Bir ağacın etrafında toplanmış jeepleri gören rehberimiz arabayı o tarafa sürüyor. Eğer bir kaç araç bir yerde toplanmış duruyorsa, orada muhakkak görmeye değer bir hayvan oluyor. Bir  ağacın üstünde  yaprakların arasına saklanmış leoparı görmek pek kolay olmuyor. Onun resmini çekebilmek için, ağaçtan inmesini uzun bir süre sabırla bekliyoruz. Biz çok şanslıyız. Bazen bir haftalık bir  safariye çıkıp, çita veya leopar, hatta ve hatta aslan bile göremeden geri dönenler oluyor. Biz bu sefer, koruma alanlarında  tutulduklarından dolayı gergedan hariç,  “Big Five” denilen beş  büyük vahşi hayvandan aslanları, buffaloları, filleri ve bir de leopar görebildik.

Serengeti çıkış kapısına doğru yol alırken , arabamızın önünden rahat rahat geçip, altın sarısı savanda gözden kaybolan  dişi aslana, bizi merakla seyreden çok uzun bir  zürafaya son bir defa bakıyorum. Tanzanya, muhteşem doğası,  milli parklardaki vahşi yaşamı ve kendine has çeşitli kültürüyle unutulmayacak  bir deneyim oluyor, benim için. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Japon geleneksel çalgıları, Koto ve Sho konseri

Kitabım "Japonya'da 20 yıl"

Ultra modern kent Tokyo